E ŞIKKI

Ağustos 10, 2008

Saat 19:40… Cuma. Haftanın sonu. Zaman benim için geçmiyor. Acaba hiç aklıma gelir miydi; benim için bu kadar güzel anılarla dolu olan bir yere aylar süren heyecanlı bir bekleyişin ardından gelip, geldiğimin ilk haftası bunalıma girmek…

Geldiğimden beri neredeyse her gün yağmur yağdı. Çok yorucu bir yolculuk geçirdim. Sanırım daha ilk geldiğim gün birkaç kilo verdim. Korkunç bir Pazar gününe uyandım. Hani bir yere gidersin de sabah uyandığın odayı yabancılarsın ya… sonra da ahh dersin, hatırlarsın kısa bir süreliğine oraya geldiğini. Ya bu süre belirsizse ve sen hazır olduğunu sanıp aslında hiç de hazır değilsen bu yeni yere? ve kendini hayatında hiç hissetmediğin kadar yalnız hissediyorsan, belki de ilk defa …

Her baktığın yer sana bambaşka güzel bir şeyi hatırlatıyorsa… Ve bir daha hayata hiç o anıları yaşadığın andaki kadar susamış bakamayacağını anladıysan… artık büyüdüğünü, gerçekten büyüdüğünü anladıysan, ama hangi yöne doğru büyüdüğünü anlamakta zorluk çekiyorsan… sana belki de ilk defa uzun süre kaybedip sonra tekrar kavuştuğun özgürlüğün bile heyecan vermiyorsa… ilk defa ama ilk defa bir yere bağlı olmak, ait olmak istiyorsan… ve beklediğin umutlar da tek bir satırla tarihe karıştıysa…

Hiç böyle hissettin mi? Bildiğin bir yerde kayboldun mu? Mesela aynaya bakarken kayboldun mu hiç? Tam güçlü bir kasırgayla savrulup kendini yeni hayatının tam ortasına atıp adapte edecekken bir anda bıçak gibi kesildiyse rüzgar… “alışamadım havasına suyuna” diyerek geçiştirmeli mi dersin? Hayat da burada güneş gibi bir doğuyor, bir gizleniyor diye mi yorumlarsın? Hangisi daha inandırıcı? Daha koşmadan yorulduysan… Kendini belki de ilk defa güçsüz hissediyorsan. Ve en çok da bunu itiraf edebiliyor olmak seni üzüyorsa. Tüm hayatını adadığın rüyalarını inşa edecek bile gücü kendinde bulamıyorsan… Ne yapmalı? İçindeki ses bile sustuysa… Hangi sese kulak vermeli?

Çok değil birkaç ay önce, yepyeni bir kariyer planı yapabilecek kadar cesur, yepyeni üçüncü bir dil öğrenecek kadar hırslı, yurtdışına yerleşebilirim diyecek kadar kendinden emin olan sen, şimdi yağmura teslim mi olacaksın? Hangi bulut cesaret edebilir senin düşlerini eritecek yağmurları taşımaya? Hangi rüzgarın haddine seni savurmak? Bu günlere kolay gelinmedi. Bir insanı inşa etmek bir binayı inşa etmek kadar kolay değil. Düşe kalka, depremlerle, sellerle boğuşarak, yıkıldıkça her defasında ders alıp yeniden kurarak, emek emek var oluyor bir insan. Bu özgürlük kolay elde edilmedi. Kendini özgürlük sandığın düşüncelere mahkum ettiğin günleri ne çabuk unutuyorsun. Şimdi savaşın ortasında kılıcını kınına koyup beklemek niye? Senin ihtiyacın olan senden başka bir şey değil, hiçbir zaman da olmadı. O günlerce sabahlayan kıza ne oldu? Sular seller gibi ezber yapan, otobüs peşinde koşturan, aylarca iş arayan, yemeğinden, uykusundan, süsünden püsünden feragat eden, bir hiç uğruna her şeyini veren kız şimdi her şey uğruna neyini vermekten korkuyor, tir tir titriyor?

Ne zaman birine ihtiyacın oldu ki şimdi yalnızlıktan bahsediyorsun? Yaşamak nefes almaksa senin yerine kim alabilir o nefesi, kim suyunu içebilir, kim yemeğini yiyebilir? Kim senin yerine düşünüp, senin yerine hayal kurup senin yerine hareket edebilir ki? Sen sen olmaya, öyle yaşamaya, hem de en üstte yaşamaya, en önde koşmaya, hayatı son damlasına kadar içmeye mecbursun. Sorumlusun dipte bıraktığın her zerreden. Hep kazanmak zorundasın, bir yarışta değilsin çünkü, insan kendiyle yarışamaz bu yüzden de bir şeyi yapmak demek senin için bir şeyi başarmakla aynı anlama geliyor. Senin senden, ama “gerçek sen”den başka bir ihtiyacın yok. Ne zaman oldu ki? Diğer kızlar gibi ne zaman sana iltifatlar eden, kendini iyi hissettiren birilerine ihtiyacın oldu ki, veya ne zaman birinden yardım aldın ki, ne zaman birine bir şey danışıp da bu nasihatı kullandın ki? Şimdi yaşamaya, hem de dolu dolu, doya doya her anını kana kana yaşamaya mecbursun. Sen yaşamaktan değil, hayat seni yaşatmaktan yorulmalı. Çağrıldığın yere koşarak gidecek kadar enerjik, gerekirse saatlerce oturduğun yerde duracak kadar sabırlı, on bin kez de olsa tek bir satırı anlamaya çalışacak kadar ısrarlı, on kere de kaçırsan bir sonraki trene binecek kadar da hırslı olacaksın. Unutma, bu ufku yağmur yemekten çekmiş diyarda senden daha çılgın kimse yok, olamaz da! Unutma önünde seçenek yok, şık yok, hele ki “E şıkkı” hiç yok, olmayacak da!


PARİS: Bir Başyapıt

Mayıs 24, 2008

Not: Bu yazıyı Edith Piaf’ın “Sous le ciel de Paris” ( Paris’in gökyüzünün altında) parçası eşliğinde okumanızı tavsiye ederim.
http://kubrayelkenci.blogcu.com/17003441/

Dünyanın belki de en çok ziyaret edilen şehri… Uğruna şarkılar yazılan, filmler çekilen, romanlar kaleme alınan, romantizmin ve Fransa’nın başkenti Paris, bu ünü gerçekten hak ediyor mu ?

Bana sorarsanız EVET! Hem de fazlasıyla…

Paris hiç bitmeyen bir senfoni gibi… Yaşayan, nefes alan, koşan, durup dinlenen, özgür ama bir o kadar da bağımlı, tutku dolu, mesafeli ama sizi baştan çıkaran sıcacık bir şehir…

Mimarisi, sokakları, saatlerce izlemeye doyamayacağınız insan kalabalıkları, yemek kültürü, cafe’leri, muhteşem metro ağı ile hem büyük şehrin koşturmacasını temsil ederken hem de asırlık binalarıyla tarihin tanıklığını yapıyor. Şehri ikiye bölen Seine nehri ve üzerine uzanmış köprüleri, adacık üzerindeki görkemli Notre Dame Kilisesi, Montmarte ressamlar tepesi, Sacre Coeur kilisesi ve şehrin kalbine bir süngü gibi saplanmış olan Eiffel Kulesi. Paris’in yegane sembolü olan insan eliyle yapılmış bu görkemli yapı, huzuruna yaklaştıkça insanda garip bir saygı ve hayranlık hissi uyandırıyor.

Bahçeleri, Versailles gibi sarayları, La Concorde, Charles de Gaulle Etoilé gibi meydanları, bakanlık senato binaları, kiliseleri, dünya modasının kalbi Avenue Des Champs Elyseés caddesi, Moulin Rouge, Lido gibi showları, sanat akademileri, Louvre, D’orsay gibi müzeleriyle Paris hiç eskimeyen bir tarih kitabı gibi… Göz alıcı sayfalarını çevirdikçe sizi içine alan bir kitap. Siz sokaklarını adımladıkça biraz o oluyorsunuz, o biraz siz… Şehri terk edene kadar bu etkileşim sürüyor ve ayrıldığınızda bir parçanız orda kalırken Paris ellerinize yüzünüze gözlerinize bulaşmış oluyor.

Paris gibi insan kalabalıklarının da kendilerine has bir çizgileri var. Aynı kıyafeti giyen iki insan görmeniz çok zor. Özellikle olgun kadınların makyajları, saçları, duruşları son derece özgün. Kadınlar dimdik yürüyorlar, başları hep yukarda, çok sade ama şık giyiniyorlar. Bana kalırsa bu halleriyle Fransızlar özgüveni son derece yüksek bir toplum portresi çiziyorlar. Şehrin her köşesi çok çok bakımlı ve temiz demek mümkün değil, ne de olsa büyük bir şehir ancak bir örnek vermek gerekirse; restorasyon yapılan binaların üzerine görüntü kirliliğini engellemek için binanın son halinin aynı boyutlardaki resmi asılıyor. Bu gerçekten çok ince bir düşünce ve Paris’in estetik kaygılarını çok iyi ifade ediyor.

Ya romantizm…? Paris romantik bir şehir mi ? Aslında yollarında güller saçılmıyor, fonda aşk şarkıları çalmıyor, mum ışıklarıyla aydınlanmış da değil! Ama romantik şehirden kastedilenin ne olduğunu bir örnekle anlatmak isterim. Bilirsiniz dünyanın her yerinde turistlere ilgiyle ve merakla bakılır. Turist, kısa süreliğine farklı bir kültürden, ülkeden gelmiştir ve bir daha muhtemelen yüzü görülmeyecektir. Bu yönüyle turistler her ülkedeki malum çapkınların ilgi odağıdır. Paris’te de bu durum böyle elbette. Ancak bir fark var; Paris’te erkekler kadınların vücuduna değil gözlerinin içine bakıyorlar… Cinsel olarak o kadar doymuş bir toplum ki… Kim bilir belki artık yüzdeki anlam, belki gözlerdeki kimlik, pırıltı, tutku ile ilgileniyorlar. En önemlisi de her insanın, her kadının, her aşkın bir adı var Paris’te… Bu tutkuyu metro köşelerinde birbirine sımsıkı sarılan aşıkların gözlerinde görmek mümkün. İşte romantizmden kastedilen bu bana kalırsa. Elbette tüm bu romantizmde Fransızca’nın büyüsünün de etkisi çok büyük.

Paris’te Seine Nehri üzerinde fonda 6 dilde rehberlik hizmeti olan teknelerle turlayabilir, Haussmann isimli mimar tarafından 19. yüzyılda yeniden düzenlenen geniş ve şık bulvarlarda dolaşabilir, her biri şaheser olan binaları izleyebilir, Eyfel kulesinin tepesine çıkabilirsiniz. Klasik turistik yerlerin ve Galleries La Fayette gibi alışveriş mekanlarının yanı sıra, Jardin du Luxembourg, Bastille, La Defencé, La Muette, Saint Michel ve Sorbonne Üniversitesi gibi yerleri de ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Luxembourg bahçeleri görsel bir şölen gibi tam bir kafa dinleme yeri. Etrafta Zen, Yoga üstatları eşliğinde meditasyon yapan insanlar görmek mümkün. Bastille çok kozmopolit bir bölge, renkli bir yer, sokak operacılarından travestilere bizim Beyoğlu’nu andırıyor. La Muette ise Monet’nin müzesinin de bulunduğu çok sakin bir yer. Daha çok ana okulları, kreşler bu bölgede yer alıyor. Metrodan inip biraz yürüyünce ünlü masalcı La Fontaine’in heykeli karşılıyor sizi. Pazar sabahı yürüyüş yapan aileleri, çocuklarını dolaştıran genç babaları görüp hayran kalabilirsiniz. Saint Michel ise çok duyulmamış markaların ve mağazaların yer aldığı lüks bir semt, koleksiyon giysiler almak istiyorsanız bu bölge biçilmiş kaftan. Son bir şey; Champs Elysée üzerindeki Sephora isimli devasa parfümeriye uğramadan ülkenize dönmeyin. Kadınlar gidince ne demek istediğimi anlayacaklar 

Paris gerçekten de hiç bitmeyen bir senfoni, kalıcı bir parfüm gibi… Siz de bir enstrüman olarak bu senfoniye eşlik ediyor, bu armoninin içine karışıyorsunuz. Bu parfümün alt notalarından biri oluyorsunuz ve ayrıldığınızda uzun süre kokusunu üzerinizde hissediyorsunuz…

Melissa Kübra Yelkenci
24.05.2008


Bugün Tüm Beyaz Çiçekler Sana Annem…

Mayıs 24, 2008

Başlık sizi yanıltmasın, amacım çiçek piyasasını canlandırmak değil elbette. Bugün anneler günü de değil. Ama bugün henüz anne baba olmamışsanız da annelerinizi anlamanız için bir sayfa daha açmak istedim hayatınızda… Beyaz bir sayfa.

Siz ilk ana rahmine tutunup annenizin kanına-canına ortak olduğunuz andan itibaren bu genç kadının bir parçası oluverirsiniz. Sonraki dokuz ay boyunca her kıpırtınızı hisseden annenizin karnında tüm ihtiyaçlarınızı karşılarsınız. Onun enerjisine, gıdasına, sıcaklığına, hayatına ortak olursunuz.
Gün gelip dünyaya gözlerinizi açtığınızda, ilk nefesinizi alıp ilk çığlığınızı attığınızda bu genç kadın yanıbaşınızdadır. Zaten dokuz ay sonunda sizden ayrılmaya hemen alışamaz… (Doğrusu buna hiçbir zaman da alışamaz) İlk açlığınızı sizle paylaşan, size ilk besini kendi canından akıtan odur. Üşümeyi de ısınmayı da onun yanında öğrenirsiniz. İlk adımlarınızı ona doğru atar, ilk sözcükleri ondan işitirsiniz. Bundan dolayıdır tüm dillerde ilk dile “ana dil” adı verilir.

Binbir zorlukla geçen dokuz ayın ve doğumun ardından son derece titiz bir eğitim dönemi başlar. Yardım olmaksızın yaşamına devam etmesi imkansız olan siz, ilk tuvaletinizi onun yanında öğrenirsiniz, banyo keyfini ilk onla yaşarsınız. Düşüp yaralandığınızda acınızı dindiren, şifayı veren o değildir ama ateşiniz yükseldiğinde düşürmek için sabaha kadar başınızda bekleyen odur, korktuğunuzda kanatlarına sığındığınız, sizi temizleyen, saçlarınızı tarayan, tırnaklarınızı kesen, sizi giydiren, bağcıklarınızı bağlayan, dışarda minik ellerinizi sımsıkı tutan annenizdir. Anneniz sizi bir bitki gibi özenle, sevgiyle, şefkatle yetiştirir. Gözlerinden sakınır, en ufak bir zarar gelmesini dahi istemez.

İster cahil olsun, ister bilinçli, ister yoksul ister varlıklı her anne kendi gücü yettiği, aklı erdiğince yavrusunun en iyi şartlarda, en güzel şekilde yetişmesini, kendi sahip olduğu imkanların kat be kat üzerinde bir hayat yaşamasını tüm kalbiyle ister ve bunun için var gücüyle mücadele eder. Çoğunlukla en iyi eğitimi almanızı, en güzel işlerde çalışmanızı, dürüst, ahlaklı, sevecen olmanızı, güzel arkadaşlıklar kurmanızı, topluma ve çevrenize faydalı olmanızı, güzel beraberlikler yaşamanızı, güzel çocuklara sahip olmanızı ister. Sizin başarılarınızla gurur duyar, unutmayın bir başarı kazandığınızda en içten alkışı ondan alırsınız.

Bir anne, yavrusunun hayatı söz konusu olunca kendininkinden vazgeçer. Dediğim gibi o aslında bir türlü ondan ayrı olmanıza alışamaz, ana rahminden çıktığınızdan bu yana tam olarak güvende olduğunuza ikna olmaz, gözünün önünde olmadığınız sürece içi rahat etmez. Biraz gecikince telefona sarılır, sabırla yolunuzu gözler. Derdinize ortak olur, sevincinizi onla paylaşmanızı ister, tıpkı ilk çığlıklarınızı ve gözyaşınızı olduğu gibi her feryadınızı duymak, her üzüntünüzü bilmek ister. Kendi yuvanızı kurduğunuzda dahi kenara çekilmez, çocuklarınıza göz kulak olur, desteğini her an hissedersiniz.

Anneler her ne hata yaparsanız yapın size kapılarını kapamazlar, sabırla bir gün dönmenizi beklerler. Asla gurur yapmazlar, herşeyi ama herşeyi affederler. Anneniz sizi asla terk etmeyecek olan yegane sevgilidir. Bundandır ki “ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” deyişi çok isabetlidir.

Hayatınıza doğru ya da yanlış onlarca insan girer ve çıkar. Arkadaşlar gelir, gider ama tüm bunların sonunda anneniz hep sizinledir. Sizin tarafınızdadır, tüm dünya size karşı bile olsa, o, yine bomboş tribünlerdeki en ateşli taraftarınızdır. Her adımınıza tempo tutmaya, kalp atışlarınıza ortak olmaya bıkmadan usanmadan aşkla devam eder. Sizin asla kötülüğünüzü istemez, tehlikeleri sizden önce fark eder, siz uyurken nöbet tutar adeta, “farkında olmadan daldığınız kabuslardan sizi uyandırmaya çalışır.”
Yeryüzünde hiçbir Allah’ın kulu sizi anneniz kadar sevemez, koruyamaz, iyiliğiniz için savaşamaz!.. Bunu er ya da geç her evlat anlar.
Telefonda geçiştirdiğiniz, bazen çok fazla dırdır ettiğini, hayatınıza çok fazla müdahale ettiğini düşündüğünüz, sürekli aç olup olmadığınızı, üşüyüp üşümediğinizi, güvende ve mutlu olup olmadığınızı bilmek isteyen bu şefkat kahramanlarını bugün kırmayın. Bugün ona sarılıp başınızı omzuna koyun ve hiçkimsenin size öyle sarılamayacağına yeniden tanık olun. Bugün annenize beyaz, bembeyaz çiçekler alın….

11.01.2008
Melissa Kubra Yelkenci


Barış Akarsu’ya Hitaben

Temmuz 4, 2007

40029.jpg
Sen güzel gözlerini aç diye
Ellerimizi kaldırdık göğe
Bir çift kanat geçirdik ümide
Savurduk onu bir mucizeye
Sen uykundan uyan diye…

Barış, son yıllarda popüler TV kültüründe doğan ve sönmemek üzere en parlak yıldız olmayı hak eden, nadir sanatçılarımızdan biridir… Basamakları hızlı tırmanışında Cem Karaca ve Barış Manço gibi devleri sesinde, şarkılarında, görüntüsünde yansıtması çok etkili oldu. Evet ama bir şey daha var ki onun bu kadar sevilmesindeki en büyük faktör, efendiliği, güzel yüreği, rocker olmasına rağmen çok düzenli bir hayat yaşaması, sıcakkanlı ve sevecen kişiliği, aile terbiyesi, konserlerindeki performansı, sevenleriyle olan iletişimi ve daima canlı söylemeyi tercih edecek güzellikte bir sese sahip olmasıydı. Ancak bu genç yıldızın parlamasıyla gökyüzünden kayması bir oldu. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda Barış için umut nöbeti hala sürüyor. Her geçen dakika umutlar tükenip yerini dualara, mucize bekleyişlerine bırakıyor.
Barış’ın kazası bir yandan da, bizler gibi gencecik yaşında hayatının baharında olanların birçok şeyi yeniden gözden geçirmesine sebep oluyor. 
 

Araçtaki üç kişiden yalnızca biri yıldızdı, diğer iki genç kız orada yaşama gözlerini yumarken, Barış günlerdir yaşıyor. Mucizeleri, hayatın karşı konulmaz kısalığını, planların beklenmedik geçersizliğini, var oluşu ve elbette ölümü hatırlatıyor. Hiç bitmeyecek gibi yaşadığımız bu hayat maratonu hiç ummadığımız, yapacak çok işimizin olduğu, hayallerimizin, ideallerimizin kıyısında, tam bir yere yetişecekken, belki akşamına kendi yaş günümüze davetliyken duraksayabilir ve son bulabilir.  

Hangi yaşta olursak olalım geriye dönüp baktığımızda nasıl bir hayat yaşadık diye soruyor muyuz kendimize? Hayatın onurlu mücadelesine rekabet gözüyle mi baktık? Hırslarımızın peşinde mi koştuk? Başkalarını ezmek mi zevk verdi bize, ezilenleri korumak mı? Egomuzu mu tatmin etmekti yoksa ruhumuzu mu terbiye etmekti bize zafer hissini yaşatan? Asıl zafer birine haddini bildirmek miydi yoksa öfkemizi yenmek miydi? Kaç kalp kırdık? Kaç kişinin gönlünü aldık? Kaç kişinin arasını bulduk? Kaç yoksulu sevindirdik? Kaç kişinin yardımına koştuk? Kaç kişiyi bağışladık, hakkımızdan vazgeçtik? Kötülüğe iyilikle karşılık verdik? Güzel söz söyledik, ilk merhabayı kaç defa biz söyledik?      

Evet ben de sizler gibi, Barış’ın bu genç yaşında bizlere veda edeceğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Çünkü bazı genç sanatçıların uyuşturucu operasyonlarında gözaltına alındığı, hüküm giydiği, ahlaki değerlerini yitirip, kendini kaybettiği ülkemizde onun gibi “ailelerin rockçısı” olmayı hedef edinmiş, mütevazı, hayat dolu ve gerçekten gençlere bu yönüyle örnek olan, hayata bu kadar yakışan bir sesin uzun yıllar bizlerle olmasını canı gönülden istiyorum. Barış oynadığı dizideki rolüyle de izleyenlere unuttukları çok güzel şeyleri hatırlatıyordu. Günümüzdeki vıcık vıcık ilişkiler, bazı şeylerin özel olmaktan ve beraberinde güzel olmaktan çıktığı bir toplum modeline özenildiği bir dönemde “Tarık ve Naz” bir sembol oldular. Öyle ki, diziyi ilk gördüğümde anneme “anne bu çizgi film gibi bir dizi ne diye izliyorsun?” demiştim. Bir erkekle bir kızın bakışması, birbirinden çekinmesi, nazlanması, duygularını gizlemesi gibi kavramlar ne yazık ki artık çizgi filmlere konu olacak kadar uzak ve çocuksu kalmıştı. İşte Barış böyle masum, saf ve temiz duyguları, böyle aşkları hatırlatıyordu “Yalancı Yarim”’de. Evet annem kendi gençliğindeki güzellikleri buluyordu belki de.  

İnsan o kadar dolu dolu bir varlık ki gerçekten, bu varlığa biçilmiş ömür bu ruha yetmiyor. Varlığımızın ne dünyada başladığına ne de son bulduğuna inanmıyorum.

Barış derin uykusundan uyanırsa karşısında tek yürek olmuş, evladına sanatçısına sahip çıkan bir Türkiye bulacak, yok eğer uyanmazsa varlığı bir başka diyarda devam edecek sonsuza kadar…
Melissa Kübra Yelkenci
/Temmuz 2007


Aşkın *Semptomatik Tedavisi

Haziran 26, 2007

* hastalığı geçirmekten ziyade hastayı rahatlatmayı amaçlayan tedavi çeşidi. 

Ah şu zaaflarımız olmasa belki de gerçekten “kainatın efendisi” olurduk…  “Ama insanı insan yapan da bazı zaafları değil midir” dediğinizi duyar gibiyim. Aşk insana has zaaflardan, hastalıklardan biri. Belki de en güzeli.

Aşkı sadece kadın ile erkek arasındaki çekim alanında sarhoş olmak gibi düşünmeyelim. Sabah uyandığınızda sizi harekete geçiren, içinize sıcacık dolan, iyi ki var dedirten herşey aşkın muhatabı olabilir. İşiniz, hobileriniz, üzerinde çalıştığınız bir proje, gözünüz gibi baktığınız bitkileriniz, emek emek meydana getirdiğiniz sanat eseriniz, yeni giysileriniz, eviniz, eşyalarınız…   

Kamera çekimlerinde bazı bayan sanatçılar yüzlerindeki kırışıklıkları örtmek için filtre koydururlar ya işte Aşk da böyle sihirli bir filtre. Tüm hataları örtüyor, eksikleri tamamlıyor, boşlukları dolduruyor.
Aşk insanı bir anda çok kararlı bir hale getirir, hayatınızda herşey hızlanır, kalp atışlarınız dahil. En temel ihtiyaçların bile önüne geçer aşk. Bilgisayar başında sabahlayan insanlar için uykudan daha kıymetlidir, bir dilim ekmekle akşam eden aşık açlığını hissetmez bile, üşümez, yorulmaz. Aşk bir tür doping gibidir.
 

Aşk insan ruhunun doruğa çıkmasıdır, beden de ruhun elbisesi olduğu için onu da doruğa çıkarır. Hatta bazen beden bu yoğunluğu taşıyamaz, seyreltmek için onu paylaşmak ister. Sözle, yazıyla, çiziyle, dansla, yorularak, bağırarak, çağırarak, hoplayarak zıplayarak ama bir şekilde ifade etmek ister. Bu ifade ediş de aşkın semptomatik tedavisidir. Aşığı bir süreliğine rahatlatır. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi, herkesin kendine has bir tedavi kürü vardır. Benimkisi şimdilik yazmak peki ya sizinkisi 

Melissa Kübra Yelkenci /Haziran 2007


“Bu Senin Şovun!”

Haziran 17, 2007

truman_show2.jpgBu başlık bir filmin repliğinden alıntı. Evet doğru hatırlıyorsunuz: “Truman Show”. Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı filmde  Truman büyük bir adada yaşamaktadır. Bir gün yaşadığı hayatın tamamen sahte olduğunu farkeder. Truman doğumundan beri kameralarla izlenmekte ve tüm dünyaya canlı yayınla izletilmektedir. Rating rekorları kıran bu programın çekildiği adada yaşayan herkes, aslında bu TV dizisinin oyuncularıdır. Truman adanın dışında bir hayat olduğunu bilmektedir, ancak adanın dışına hiç çıkmamıştır. Karşısına çıkan her insan onu idare etmektedir. Kimle tanışıp kime aşık olacağı, nerede yaşayıp, ne işle meşgul olacağı önceden planlanmıştır. Herşey onun “iyiliği” için yapılıyormuş gibi ona yansıtılmaktadır. Kendini özgür sanan Truman, aslında “burada yapılmışı var” misali ona hazır sunulmuş tercihleri seçmektedir. Peki kendini özgür sanan bizler yaşadığımız hayatın sahte olabileceğini hiç düşündük mü? Nasıl mı? Platon’un “idealar dünyasından” söz etmiyorum. Sözünü ettiğim sahtelik bizim önyargılarımızdan, bize sunulan hazır tanımlardan kaynaklanan türden bir sahtelik.Bizler karşı olduğumuz ideologların kaçının kitabını alıp okuduk? 
Nefret ettiğimiz insanların kaçına tarafsız yaklaştık?
İçimizden kaç kişi, hakkında dedikodu yayılan insanları kendi gözlerimizle suç üstü yakaladık?
Aramızda dağlar kadar fark olduğunu düşündüğümüz insanların, olayların, durumların hangisine “acaba ben yerinde, orada olsam” sorusuyla yaklaştık? Ya da hangisinin bizzat yerinde olduk?
“Ben ve öteki”, “biz ve diğerleri” diyerek böldüğümüz insanları anlamak için ne yaptık?Tansiyonun yükseldiği bir diyalogda karşınızdaki için -haydi dürüst olun- kaçınız “belki kötü bir gün geçirmiştir” diye düşünüp alttan aldınız?
Gerçekten bağışladığınız kaç kişi var hayatınızda?
Bu sorulara verilen olası yanıtlardan çıkardığım sonuç şu ki; 21.asrın insan ilişkilerindeki en büyük problem empatidir. Karşımızdakine anlayışla yaklaşmak, bir de onun açısından bakmak, onun da bir gerekçesi olduğunu bilerek ona bir şans tanımak, kısaca empati nedense bu bir solukta okuduğunuz cümle kadar kolay kurulmuyor. Bu nedenle de insanlar, kendi kafalarında, kendi önyargıları, yanılgıları, kalıplaşmış düşünceleri, tutumlarıyla oluşturdukları dünyalarında, kendi gerçekliklerinin hapishanesinde yaşıyorlar.

Bir diğer hapishane ise, onlara dayatılan, sunulan gerçekliklerin hapishanesidir ki bu bir tür hücre hapsidir. Truman, hayatının normal akışı sandığı şova devam ederken olağanüstü bir çaba harcamamıştır, oysa sahte dünyalara inandırılan kahramanlar tüm hayatlarını ve enerjilerini bu idealler uğruna harcayabilmektedirler. Örnek vermek gerekirse, tehlikeli tarikatlar bu sahteciliğe verilebilecek en çarpıcı örnektir. “Biz ve diğerleri”, “içerisi ve dışarısı”, “küfür ve mümin” gibi ayrımcılıklarla bir zihin kontrol mekanizması oluşturan bu yapılanmalarda  bu zihin kontrolü bozulmasın diye toplumla araya daha kesin çizgiler çekmek, toplumdan tamamen soyutlanmak için bir yöntemdir. İşte bunun, hayatında hiç uçağa binmemiş olan kahramana, üzerinde uçak kazası resmi altında “uçak yolculuğu çok tehlikelidir” yazan afişi kör gözüne misali sokmaktan ve sonra da karşısına geçip “Truman bu senin şovun!” demekten hiçbir farkı yoktur…


Melissa Kübra Yelkenci /Haziran 2007


İkna Etmek ile Kandırmak Arasındaki İnce Çizgi: İnanç Sömürüsü

Haziran 14, 2007

Bir insan, bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa buna ikna etmek değil “kandırmak” denir.  Bir insan bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa bu, gerçek değil batıl bir inançtır.
İkna kabiliyeti, son yıllarda özgüven, iletişim, planlama, yönetim gibi becerilerin arasında en üst sıralardaki yerini aldı. İkna edici olmak neden bu kadar önem kazandı? Acaba insanların neden eskisine göre daha çok “ikna” edilmeleri gerekiyor? İnsanların zeka düzeyi mi yoksa seçenekleri mi arttı dersiniz? Bence öyle.
Seçenekler arttıkça hangisini seçeceğimiz konusunda da “ikna kabiliyeti olan” insanlara ihtiyaç duyulur oldu. Artık tıpkı marketteki bir ürünü satar gibi gibi bir fikri de kabul ettirebilmek için insanları ikna eden birilerine ihtiyaç duyulur oldu. Politik söylemler, fikirler, ürünler gibi rekabet ve seçeneğin bol olduğu arenalarda doğru bir yöntem ama ya söz konusu inançlar ise? İşte o zaman durup düşünmek gerekiyor. Çünkü burada seçenekler, market raflarındaki ürünlerden çok daha hassastır. Burada  söz konusu; insanların hayatlarını adadıkları, hayatlarını nasıl yaşayacaklarını belirledikleri ve davranışlarını düzenledikleri inançlardır.        
Bir insan, bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa buna ikna etmek değil “kandırmak” denir.  Peki neden birileri bizi bir şeye inanmak için ikna eder yani kandırır? Bizim inancımız nasıl bir ranta dönüşür? İnanç birine bir şeyi yaptırmanın en kesin ve kolay yoludur. Eğer bir insanı bir şeye inandırırsanız artık sizin telkininize gerek kalmadan o kendi kendini motive eder hale gelecektir. Yani sistem tıkır tıkır işleyecektir. Hele ki bu inancı “Allah inancı” olarak öne sürerseniz artık o kişiyi hatta kişileri çok rahat sömürebilirsiniz.
 Bir insan bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa bu, hak değil batıl bir inançtır. Peki gerçek olan ile batılı nasıl birbirinden ayırt edebiliriz?
Gerçek olan inanç; yani özgür iradenizin seçimi
vicdana uygun olandır. Buna inanmak için sadece bilgi sahibi olunması yeterlidir. Gerçek olan inanç insan doğasına aykırı değildir, insanı özgürleştirir, huzurlu, dengeli ve sevecen bir insan olmasını sağlar ve insanın kişisel olarak sağlıklı bir gelişim göstermesine neden olur. İnsanlarla iletişimini arttırır, ahlaki değerlerini güçlendirir, onu duyarlı ve hoşgörülü bir insan haline getirir. İnançlı insan, farklılıklara saygılıdır, sadece siyah ve beyaz olarak değil hayatı tüm renkleriyle algılar. İnançlı insanın sözleriyle düşünceleri, düşünceleriyle eylemleri tam bir uyum içindedir. Küçük hesaplar peşinde olmaz, inancından ötürü kendini özel bir konuma yerleştirmez, insan olmanın mütevazı olgunluğunu yaşadığı her halinden anlaşılır.            

Batıl inanç ise;
vicdanı törpüler. İnsanın doğasına aykırıdır, inanmak için değer yargılarınızı, mantığınızı ve kişiliğinizi zorlamanız gerekir. Aklı siler, muhakeme ve sorgulamayı bitirir, akıl ve mantığınızı, iradenizi bir başkasına ya da bir başka sembolik varlığa teslim etmenizi gerektirir. Sizi özgür iradenizle seçim yapmaktan, doğru ile yanlışı ayırt edebilmek için vicdanınıza başvurmaktan alıkoyar. Koşulsuz, sorgusuz sualsiz bir itaat kavramı ile “hayatınıza” nokta koyar. İçinizi boşaltır, inandırıldığınız konularda gözü kapalı, kulakları sağır halde hipnotize olmuş bir insan gibi ısrarla aynı şeyleri savunursunuz. Hoşgörü, esneklik ve anlayış yerini ayrımcılık, sertlik ve katılığa bırakır. Bundan dolayıdır ki batıl inançlar insanları obsesif bir ruh haline sokar.         

Haziran 2007


İftiranın Psikolojisi

Haziran 14, 2007

        İnsan neden yalan yere masum bir insanı suçlar? İftira atmak iftiracıya nasıl bir haz verir? Nedir bu kuru iftira dedikleri? Yoksa iftiranın kökeninde müfterinin bizzat kendisi mi vardır?
        İftira atmak yani asılsız suçlamalarla bir insanı incitmek, zor duruma düşürmek, onurunu zedelemek, aşağılamak ve insanların gözünden düşürmek, maddi manevi ona zarar vermek çok çirkin bir davranıştır.
         
İftiranın kökeninde bilinçaltındaki intikam duygusu yatar. İftiracı kendisini inciteceğini umduğu suçlamaları, özellikleri, ithamları iftira attığı kişiye yakıştırır daha doğru bir tabirle yapıştırır (!) “çamur at izi kalsın” mantığıyla karalamaya çalışır. İftira atmak bir insanı incitmenin, onun inandırıcılığını ortadan kaldırmanın en sinsi ve çirkin yoludur. Üstelik atılan iftira bir ayna gibi kişinin bilinçaltını yansıtır. Bastırdığı duygularını, gizlediği suçlarını, günahlarını, hırslarını ve hayallerini yansıtır. Evet iftiralar hayalleri yansıtır çünkü bunlar karşıdaki insanı görmek istediğiniz şekilde tasvir eden asılsız suçlamalar başka bir deyişle hayallerdir.
Kuşkusuz  iftira atmak insanoğlunun sahip olabileceği en kötü alışkanlıktır. Evet iftira bir tür alışkanlıktır. Bazı insanlar iftira atmaktan tarifsiz bir zevk alırlar. İftira, bastırılmış duygularının dışavurumu gibidir, onları zehir akıtır gibi rahatlatır.       
İftira psikolojik bir savunma, hedef saptırma hatta bir tür kamuflajdır.
İftira, iftiracının iftira attığı kişinin masumiyetinden, dürüstlüğünden ve inandırıcılığından korktuğunun, çekindiğinin çok açık göstergesidir. İftira bu anlamda bir tür psikolojik savaş yöntemi olarak karşımıza çıkar. Bir insanı susturmanın, konuşsa da sözlerinin tesirini azaltmanın yolu o insanın inandırıcılığını zedelemek yani ona en olmadık  iftirayı atmaktır. Buradaki amaç şudur; “öylesine uzak bir yalan atmalı ki bu kişi kendini savunurken dahi bu çamura saplanıp kirlensin”. Politikacılar, sanatçılar, halka mal olmuş insanlar, başarılı iş adamları ve iş kadınları, “meyve  veren ağacı taşlarlar” misali zaman zaman iftiraya uğramaktadırlar. Oysa atılan iftiralar daima iftirayı atanların ayna misali kendi bakış açılarını yansıtmaktadır. Örneğin dolandırıcılık yapan veya buna niyet eden biri karşısındaki herkesin böyle bir kartı olduğu fikrine kapılarak onu dolandırıcılıkla suçlar. Ya da gayri ahlaki bir hayat süren bir insan ister istemez bu hayat anlayışını iftiralarıyla açığa vurur. Kaldı ki “yansıtma” çok bilinen bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.
         

Unutulmamalıdır ki; “güneş balçıkla sıvanmaz”, yalan ve iftira ile kurgulanmış bir hayat mutlaka açık verir, çelişkilerin ve detayların içinde boğulur ve bu çirkin sözler iftira atanın kendisine döner, ayağına dolanır. İftirayı atmak kadar, bu asılsız sözleri yaymak ve şahit olmadan, hiçbir bilgiye dayanmadan bir yalana çanak tutmak çok büyük bir insanlık suçudur.