Not: Bu yazıyı Edith Piaf’ın “Sous le ciel de Paris” ( Paris’in gökyüzünün altında) parçası eşliğinde okumanızı tavsiye ederim.
http://kubrayelkenci.blogcu.com/17003441/
Dünyanın belki de en çok ziyaret edilen şehri… Uğruna şarkılar yazılan, filmler çekilen, romanlar kaleme alınan, romantizmin ve Fransa’nın başkenti Paris, bu ünü gerçekten hak ediyor mu ?
Bana sorarsanız EVET! Hem de fazlasıyla…
Paris hiç bitmeyen bir senfoni gibi… Yaşayan, nefes alan, koşan, durup dinlenen, özgür ama bir o kadar da bağımlı, tutku dolu, mesafeli ama sizi baştan çıkaran sıcacık bir şehir…
Mimarisi, sokakları, saatlerce izlemeye doyamayacağınız insan kalabalıkları, yemek kültürü, cafe’leri, muhteşem metro ağı ile hem büyük şehrin koşturmacasını temsil ederken hem de asırlık binalarıyla tarihin tanıklığını yapıyor. Şehri ikiye bölen Seine nehri ve üzerine uzanmış köprüleri, adacık üzerindeki görkemli Notre Dame Kilisesi, Montmarte ressamlar tepesi, Sacre Coeur kilisesi ve şehrin kalbine bir süngü gibi saplanmış olan Eiffel Kulesi. Paris’in yegane sembolü olan insan eliyle yapılmış bu görkemli yapı, huzuruna yaklaştıkça insanda garip bir saygı ve hayranlık hissi uyandırıyor.
Bahçeleri, Versailles gibi sarayları, La Concorde, Charles de Gaulle Etoilé gibi meydanları, bakanlık senato binaları, kiliseleri, dünya modasının kalbi Avenue Des Champs Elyseés caddesi, Moulin Rouge, Lido gibi showları, sanat akademileri, Louvre, D’orsay gibi müzeleriyle Paris hiç eskimeyen bir tarih kitabı gibi… Göz alıcı sayfalarını çevirdikçe sizi içine alan bir kitap. Siz sokaklarını adımladıkça biraz o oluyorsunuz, o biraz siz… Şehri terk edene kadar bu etkileşim sürüyor ve ayrıldığınızda bir parçanız orda kalırken Paris ellerinize yüzünüze gözlerinize bulaşmış oluyor.
Paris gibi insan kalabalıklarının da kendilerine has bir çizgileri var. Aynı kıyafeti giyen iki insan görmeniz çok zor. Özellikle olgun kadınların makyajları, saçları, duruşları son derece özgün. Kadınlar dimdik yürüyorlar, başları hep yukarda, çok sade ama şık giyiniyorlar. Bana kalırsa bu halleriyle Fransızlar özgüveni son derece yüksek bir toplum portresi çiziyorlar. Şehrin her köşesi çok çok bakımlı ve temiz demek mümkün değil, ne de olsa büyük bir şehir ancak bir örnek vermek gerekirse; restorasyon yapılan binaların üzerine görüntü kirliliğini engellemek için binanın son halinin aynı boyutlardaki resmi asılıyor. Bu gerçekten çok ince bir düşünce ve Paris’in estetik kaygılarını çok iyi ifade ediyor.
Ya romantizm…? Paris romantik bir şehir mi ? Aslında yollarında güller saçılmıyor, fonda aşk şarkıları çalmıyor, mum ışıklarıyla aydınlanmış da değil! Ama romantik şehirden kastedilenin ne olduğunu bir örnekle anlatmak isterim. Bilirsiniz dünyanın her yerinde turistlere ilgiyle ve merakla bakılır. Turist, kısa süreliğine farklı bir kültürden, ülkeden gelmiştir ve bir daha muhtemelen yüzü görülmeyecektir. Bu yönüyle turistler her ülkedeki malum çapkınların ilgi odağıdır. Paris’te de bu durum böyle elbette. Ancak bir fark var; Paris’te erkekler kadınların vücuduna değil gözlerinin içine bakıyorlar… Cinsel olarak o kadar doymuş bir toplum ki… Kim bilir belki artık yüzdeki anlam, belki gözlerdeki kimlik, pırıltı, tutku ile ilgileniyorlar. En önemlisi de her insanın, her kadının, her aşkın bir adı var Paris’te… Bu tutkuyu metro köşelerinde birbirine sımsıkı sarılan aşıkların gözlerinde görmek mümkün. İşte romantizmden kastedilen bu bana kalırsa. Elbette tüm bu romantizmde Fransızca’nın büyüsünün de etkisi çok büyük.
Paris’te Seine Nehri üzerinde fonda 6 dilde rehberlik hizmeti olan teknelerle turlayabilir, Haussmann isimli mimar tarafından 19. yüzyılda yeniden düzenlenen geniş ve şık bulvarlarda dolaşabilir, her biri şaheser olan binaları izleyebilir, Eyfel kulesinin tepesine çıkabilirsiniz. Klasik turistik yerlerin ve Galleries La Fayette gibi alışveriş mekanlarının yanı sıra, Jardin du Luxembourg, Bastille, La Defencé, La Muette, Saint Michel ve Sorbonne Üniversitesi gibi yerleri de ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Luxembourg bahçeleri görsel bir şölen gibi tam bir kafa dinleme yeri. Etrafta Zen, Yoga üstatları eşliğinde meditasyon yapan insanlar görmek mümkün. Bastille çok kozmopolit bir bölge, renkli bir yer, sokak operacılarından travestilere bizim Beyoğlu’nu andırıyor. La Muette ise Monet’nin müzesinin de bulunduğu çok sakin bir yer. Daha çok ana okulları, kreşler bu bölgede yer alıyor. Metrodan inip biraz yürüyünce ünlü masalcı La Fontaine’in heykeli karşılıyor sizi. Pazar sabahı yürüyüş yapan aileleri, çocuklarını dolaştıran genç babaları görüp hayran kalabilirsiniz. Saint Michel ise çok duyulmamış markaların ve mağazaların yer aldığı lüks bir semt, koleksiyon giysiler almak istiyorsanız bu bölge biçilmiş kaftan. Son bir şey; Champs Elysée üzerindeki Sephora isimli devasa parfümeriye uğramadan ülkenize dönmeyin. Kadınlar gidince ne demek istediğimi anlayacaklar
Paris gerçekten de hiç bitmeyen bir senfoni, kalıcı bir parfüm gibi… Siz de bir enstrüman olarak bu senfoniye eşlik ediyor, bu armoninin içine karışıyorsunuz. Bu parfümün alt notalarından biri oluyorsunuz ve ayrıldığınızda uzun süre kokusunu üzerinizde hissediyorsunuz…
Melissa Kübra Yelkenci
24.05.2008