PARİS: Bir Başyapıt

Mayıs 24, 2008

Not: Bu yazıyı Edith Piaf’ın “Sous le ciel de Paris” ( Paris’in gökyüzünün altında) parçası eşliğinde okumanızı tavsiye ederim.
http://kubrayelkenci.blogcu.com/17003441/

Dünyanın belki de en çok ziyaret edilen şehri… Uğruna şarkılar yazılan, filmler çekilen, romanlar kaleme alınan, romantizmin ve Fransa’nın başkenti Paris, bu ünü gerçekten hak ediyor mu ?

Bana sorarsanız EVET! Hem de fazlasıyla…

Paris hiç bitmeyen bir senfoni gibi… Yaşayan, nefes alan, koşan, durup dinlenen, özgür ama bir o kadar da bağımlı, tutku dolu, mesafeli ama sizi baştan çıkaran sıcacık bir şehir…

Mimarisi, sokakları, saatlerce izlemeye doyamayacağınız insan kalabalıkları, yemek kültürü, cafe’leri, muhteşem metro ağı ile hem büyük şehrin koşturmacasını temsil ederken hem de asırlık binalarıyla tarihin tanıklığını yapıyor. Şehri ikiye bölen Seine nehri ve üzerine uzanmış köprüleri, adacık üzerindeki görkemli Notre Dame Kilisesi, Montmarte ressamlar tepesi, Sacre Coeur kilisesi ve şehrin kalbine bir süngü gibi saplanmış olan Eiffel Kulesi. Paris’in yegane sembolü olan insan eliyle yapılmış bu görkemli yapı, huzuruna yaklaştıkça insanda garip bir saygı ve hayranlık hissi uyandırıyor.

Bahçeleri, Versailles gibi sarayları, La Concorde, Charles de Gaulle Etoilé gibi meydanları, bakanlık senato binaları, kiliseleri, dünya modasının kalbi Avenue Des Champs Elyseés caddesi, Moulin Rouge, Lido gibi showları, sanat akademileri, Louvre, D’orsay gibi müzeleriyle Paris hiç eskimeyen bir tarih kitabı gibi… Göz alıcı sayfalarını çevirdikçe sizi içine alan bir kitap. Siz sokaklarını adımladıkça biraz o oluyorsunuz, o biraz siz… Şehri terk edene kadar bu etkileşim sürüyor ve ayrıldığınızda bir parçanız orda kalırken Paris ellerinize yüzünüze gözlerinize bulaşmış oluyor.

Paris gibi insan kalabalıklarının da kendilerine has bir çizgileri var. Aynı kıyafeti giyen iki insan görmeniz çok zor. Özellikle olgun kadınların makyajları, saçları, duruşları son derece özgün. Kadınlar dimdik yürüyorlar, başları hep yukarda, çok sade ama şık giyiniyorlar. Bana kalırsa bu halleriyle Fransızlar özgüveni son derece yüksek bir toplum portresi çiziyorlar. Şehrin her köşesi çok çok bakımlı ve temiz demek mümkün değil, ne de olsa büyük bir şehir ancak bir örnek vermek gerekirse; restorasyon yapılan binaların üzerine görüntü kirliliğini engellemek için binanın son halinin aynı boyutlardaki resmi asılıyor. Bu gerçekten çok ince bir düşünce ve Paris’in estetik kaygılarını çok iyi ifade ediyor.

Ya romantizm…? Paris romantik bir şehir mi ? Aslında yollarında güller saçılmıyor, fonda aşk şarkıları çalmıyor, mum ışıklarıyla aydınlanmış da değil! Ama romantik şehirden kastedilenin ne olduğunu bir örnekle anlatmak isterim. Bilirsiniz dünyanın her yerinde turistlere ilgiyle ve merakla bakılır. Turist, kısa süreliğine farklı bir kültürden, ülkeden gelmiştir ve bir daha muhtemelen yüzü görülmeyecektir. Bu yönüyle turistler her ülkedeki malum çapkınların ilgi odağıdır. Paris’te de bu durum böyle elbette. Ancak bir fark var; Paris’te erkekler kadınların vücuduna değil gözlerinin içine bakıyorlar… Cinsel olarak o kadar doymuş bir toplum ki… Kim bilir belki artık yüzdeki anlam, belki gözlerdeki kimlik, pırıltı, tutku ile ilgileniyorlar. En önemlisi de her insanın, her kadının, her aşkın bir adı var Paris’te… Bu tutkuyu metro köşelerinde birbirine sımsıkı sarılan aşıkların gözlerinde görmek mümkün. İşte romantizmden kastedilen bu bana kalırsa. Elbette tüm bu romantizmde Fransızca’nın büyüsünün de etkisi çok büyük.

Paris’te Seine Nehri üzerinde fonda 6 dilde rehberlik hizmeti olan teknelerle turlayabilir, Haussmann isimli mimar tarafından 19. yüzyılda yeniden düzenlenen geniş ve şık bulvarlarda dolaşabilir, her biri şaheser olan binaları izleyebilir, Eyfel kulesinin tepesine çıkabilirsiniz. Klasik turistik yerlerin ve Galleries La Fayette gibi alışveriş mekanlarının yanı sıra, Jardin du Luxembourg, Bastille, La Defencé, La Muette, Saint Michel ve Sorbonne Üniversitesi gibi yerleri de ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Luxembourg bahçeleri görsel bir şölen gibi tam bir kafa dinleme yeri. Etrafta Zen, Yoga üstatları eşliğinde meditasyon yapan insanlar görmek mümkün. Bastille çok kozmopolit bir bölge, renkli bir yer, sokak operacılarından travestilere bizim Beyoğlu’nu andırıyor. La Muette ise Monet’nin müzesinin de bulunduğu çok sakin bir yer. Daha çok ana okulları, kreşler bu bölgede yer alıyor. Metrodan inip biraz yürüyünce ünlü masalcı La Fontaine’in heykeli karşılıyor sizi. Pazar sabahı yürüyüş yapan aileleri, çocuklarını dolaştıran genç babaları görüp hayran kalabilirsiniz. Saint Michel ise çok duyulmamış markaların ve mağazaların yer aldığı lüks bir semt, koleksiyon giysiler almak istiyorsanız bu bölge biçilmiş kaftan. Son bir şey; Champs Elysée üzerindeki Sephora isimli devasa parfümeriye uğramadan ülkenize dönmeyin. Kadınlar gidince ne demek istediğimi anlayacaklar 

Paris gerçekten de hiç bitmeyen bir senfoni, kalıcı bir parfüm gibi… Siz de bir enstrüman olarak bu senfoniye eşlik ediyor, bu armoninin içine karışıyorsunuz. Bu parfümün alt notalarından biri oluyorsunuz ve ayrıldığınızda uzun süre kokusunu üzerinizde hissediyorsunuz…

Melissa Kübra Yelkenci
24.05.2008


Kirpi Yavrusunu “Pamuğum” diye Severmiş

Mayıs 24, 2008

Bildiğiniz gibi Avrupa’da bir çocuk reşit olunca eline ekmeğini alıp, evden ayrılmanın hesaplarını yapmaya başlar. İster evlensin ister bekar kalsın ailesi sonuna kadar ona bakmak durumunda değildir. Hele ki kredi ile ev sahibi olma, kira öder gibi ev taksiti ödeme sistemi de yaygınlaştığından bu yana, son yıllarda gençler kendi dairelerini de satın almaya başlamışlardır. Batı toplumunda son derece yaygın olan 18 yaşından sonra evi terk etme ve yalnız yaşama modası Türkiye’de genç kızlarda ne oranda yayılır bilemiyorum ama erkek çocuklarda da şu anda çok büyük oranlarda olmadığını düşünüyorum. Neden mi? Çünkü biz “annesinin kuzusu” bir toplumuz da ondan…

Kuşkusuz her doğan bebek annesi için büyük bir aşkla sevdiği canından değerli varlığıdır. Ama oğulları anneler için bir başkadır bizim toplumumuzda. Babanın “Erkek adamın erkek evladı olur” misali kendi erkekliğini erkek çocuk sahibi olarak vurgulaması gibi, anne de kadınlığını “erkek çocuk doğurarak” kanıtlar bir ölçüde. Anneler kutsaldır ama, toplumun gözünde erkek anneleri daha bir kutsaldır.

Her anne için oğlu mükemmeldir. Her işin üstesinden gelebilecek bir superman’dir adeta. Anneleri onların tüm hatalarını gözardı eder, affederler. Anneler “aslan oğullarına” o kadar çok sevgi, ilgi ve şefkat verirler ki bu çocuk hayatı boyunca bu ilgi ve sevgiyi arar durur. Her kadından aynı hoşgörüyü bekler. Gözlerini hayata ilk açtıkları andan itibaren onlar adına herşeyi düşünen, yediren, içiren, giydiren, arkalarını toplayan bir kadın vardır. Bu nedenle hayatları boyunca detayları başkalarının düşünmesini ve hayata geçirmesini beklerler, kadınların erkeklere hizmet etmesinin doğal bir şey olduğunu sanır ve bu hizmeti yapacak birilerini ararlar. İşte bu rahatlığı bırakıp evlenmeden önce yalnız yaşamak çok zor gelir Türk erkeklerine… Bu nedenle 35’ine merdiven dayamış ama hala annesinin yanında yaşayan bir çok erkek görmek mümkündür toplumumuzda. Evlenmek Türk erkeği için tüm bu hizmet yetkisinin annesinden karısına bir nevi “devir teslim töreni”dir.

“Aslan oğlum” edebiyatından gerçek hayata adım atan çocuk aslında savunmasızdır, eleştirilmeye, hatalarının yüzüne vurulmasına, “en iyi” olmamaya alışık değildir. Bu nedenle de ilişkilerinde bocalar. Gerek toplum gerekse ailesi tarafından “erkek olmak” konusunda “erkek dediğin…” diye başlayan cümlelerle öylesine eğitilmiştir ki o a yaşa kadar, hatalarıyla eksikleriyle kendi sorumluluğunu almak ona zor gelir.

Evet anneler çocuklarını dev aynasında görürler. Kirpinin yavrusunu “pamuğum” diye sevmesi gibi… Peki ne yapsın kirpi sevmesin mi? Elbette ki sevgi bir çocuğun en önemli ihtiyacıdır. Ancak bu sevgi, çocuğu kendisi hakkında gerçeküstü bir fikre götürmemeli. Onu ileride hayatın yükleyeceği sorumluluklardan uzaklaştırmamalı. Bu sevgi ve ilgi onu bazı bilgi ve becerilerden mahrum da bırakmamalı. Onu bir birey olmak konusunda engellememeli. Yoksa karşılıksız sevgi bir annenin çocuğuna vereceği yeri doldurulmaz en sağlıklı gıdadır. Yeter ki bu sevgiyi faydalı şekilde yönlendirebilelim…


Bugün Tüm Beyaz Çiçekler Sana Annem…

Mayıs 24, 2008

Başlık sizi yanıltmasın, amacım çiçek piyasasını canlandırmak değil elbette. Bugün anneler günü de değil. Ama bugün henüz anne baba olmamışsanız da annelerinizi anlamanız için bir sayfa daha açmak istedim hayatınızda… Beyaz bir sayfa.

Siz ilk ana rahmine tutunup annenizin kanına-canına ortak olduğunuz andan itibaren bu genç kadının bir parçası oluverirsiniz. Sonraki dokuz ay boyunca her kıpırtınızı hisseden annenizin karnında tüm ihtiyaçlarınızı karşılarsınız. Onun enerjisine, gıdasına, sıcaklığına, hayatına ortak olursunuz.
Gün gelip dünyaya gözlerinizi açtığınızda, ilk nefesinizi alıp ilk çığlığınızı attığınızda bu genç kadın yanıbaşınızdadır. Zaten dokuz ay sonunda sizden ayrılmaya hemen alışamaz… (Doğrusu buna hiçbir zaman da alışamaz) İlk açlığınızı sizle paylaşan, size ilk besini kendi canından akıtan odur. Üşümeyi de ısınmayı da onun yanında öğrenirsiniz. İlk adımlarınızı ona doğru atar, ilk sözcükleri ondan işitirsiniz. Bundan dolayıdır tüm dillerde ilk dile “ana dil” adı verilir.

Binbir zorlukla geçen dokuz ayın ve doğumun ardından son derece titiz bir eğitim dönemi başlar. Yardım olmaksızın yaşamına devam etmesi imkansız olan siz, ilk tuvaletinizi onun yanında öğrenirsiniz, banyo keyfini ilk onla yaşarsınız. Düşüp yaralandığınızda acınızı dindiren, şifayı veren o değildir ama ateşiniz yükseldiğinde düşürmek için sabaha kadar başınızda bekleyen odur, korktuğunuzda kanatlarına sığındığınız, sizi temizleyen, saçlarınızı tarayan, tırnaklarınızı kesen, sizi giydiren, bağcıklarınızı bağlayan, dışarda minik ellerinizi sımsıkı tutan annenizdir. Anneniz sizi bir bitki gibi özenle, sevgiyle, şefkatle yetiştirir. Gözlerinden sakınır, en ufak bir zarar gelmesini dahi istemez.

İster cahil olsun, ister bilinçli, ister yoksul ister varlıklı her anne kendi gücü yettiği, aklı erdiğince yavrusunun en iyi şartlarda, en güzel şekilde yetişmesini, kendi sahip olduğu imkanların kat be kat üzerinde bir hayat yaşamasını tüm kalbiyle ister ve bunun için var gücüyle mücadele eder. Çoğunlukla en iyi eğitimi almanızı, en güzel işlerde çalışmanızı, dürüst, ahlaklı, sevecen olmanızı, güzel arkadaşlıklar kurmanızı, topluma ve çevrenize faydalı olmanızı, güzel beraberlikler yaşamanızı, güzel çocuklara sahip olmanızı ister. Sizin başarılarınızla gurur duyar, unutmayın bir başarı kazandığınızda en içten alkışı ondan alırsınız.

Bir anne, yavrusunun hayatı söz konusu olunca kendininkinden vazgeçer. Dediğim gibi o aslında bir türlü ondan ayrı olmanıza alışamaz, ana rahminden çıktığınızdan bu yana tam olarak güvende olduğunuza ikna olmaz, gözünün önünde olmadığınız sürece içi rahat etmez. Biraz gecikince telefona sarılır, sabırla yolunuzu gözler. Derdinize ortak olur, sevincinizi onla paylaşmanızı ister, tıpkı ilk çığlıklarınızı ve gözyaşınızı olduğu gibi her feryadınızı duymak, her üzüntünüzü bilmek ister. Kendi yuvanızı kurduğunuzda dahi kenara çekilmez, çocuklarınıza göz kulak olur, desteğini her an hissedersiniz.

Anneler her ne hata yaparsanız yapın size kapılarını kapamazlar, sabırla bir gün dönmenizi beklerler. Asla gurur yapmazlar, herşeyi ama herşeyi affederler. Anneniz sizi asla terk etmeyecek olan yegane sevgilidir. Bundandır ki “ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” deyişi çok isabetlidir.

Hayatınıza doğru ya da yanlış onlarca insan girer ve çıkar. Arkadaşlar gelir, gider ama tüm bunların sonunda anneniz hep sizinledir. Sizin tarafınızdadır, tüm dünya size karşı bile olsa, o, yine bomboş tribünlerdeki en ateşli taraftarınızdır. Her adımınıza tempo tutmaya, kalp atışlarınıza ortak olmaya bıkmadan usanmadan aşkla devam eder. Sizin asla kötülüğünüzü istemez, tehlikeleri sizden önce fark eder, siz uyurken nöbet tutar adeta, “farkında olmadan daldığınız kabuslardan sizi uyandırmaya çalışır.”
Yeryüzünde hiçbir Allah’ın kulu sizi anneniz kadar sevemez, koruyamaz, iyiliğiniz için savaşamaz!.. Bunu er ya da geç her evlat anlar.
Telefonda geçiştirdiğiniz, bazen çok fazla dırdır ettiğini, hayatınıza çok fazla müdahale ettiğini düşündüğünüz, sürekli aç olup olmadığınızı, üşüyüp üşümediğinizi, güvende ve mutlu olup olmadığınızı bilmek isteyen bu şefkat kahramanlarını bugün kırmayın. Bugün ona sarılıp başınızı omzuna koyun ve hiçkimsenin size öyle sarılamayacağına yeniden tanık olun. Bugün annenize beyaz, bembeyaz çiçekler alın….

11.01.2008
Melissa Kubra Yelkenci