Bu başlık bir filmin repliğinden alıntı. Evet doğru hatırlıyorsunuz: “Truman Show”. Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı filmde Truman büyük bir adada yaşamaktadır. Bir gün yaşadığı hayatın tamamen sahte olduğunu farkeder. Truman doğumundan beri kameralarla izlenmekte ve tüm dünyaya canlı yayınla izletilmektedir. Rating rekorları kıran bu programın çekildiği adada yaşayan herkes, aslında bu TV dizisinin oyuncularıdır. Truman adanın dışında bir hayat olduğunu bilmektedir, ancak adanın dışına hiç çıkmamıştır. Karşısına çıkan her insan onu idare etmektedir. Kimle tanışıp kime aşık olacağı, nerede yaşayıp, ne işle meşgul olacağı önceden planlanmıştır. Herşey onun “iyiliği” için yapılıyormuş gibi ona yansıtılmaktadır. Kendini özgür sanan Truman, aslında “burada yapılmışı var” misali ona hazır sunulmuş tercihleri seçmektedir. Peki kendini özgür sanan bizler yaşadığımız hayatın sahte olabileceğini hiç düşündük mü? Nasıl mı? Platon’un “idealar dünyasından” söz etmiyorum. Sözünü ettiğim sahtelik bizim önyargılarımızdan, bize sunulan hazır tanımlardan kaynaklanan türden bir sahtelik.Bizler karşı olduğumuz ideologların kaçının kitabını alıp okuduk?
Nefret ettiğimiz insanların kaçına tarafsız yaklaştık?
İçimizden kaç kişi, hakkında dedikodu yayılan insanları kendi gözlerimizle suç üstü yakaladık?
Aramızda dağlar kadar fark olduğunu düşündüğümüz insanların, olayların, durumların hangisine “acaba ben yerinde, orada olsam” sorusuyla yaklaştık? Ya da hangisinin bizzat yerinde olduk?
“Ben ve öteki”, “biz ve diğerleri” diyerek böldüğümüz insanları anlamak için ne yaptık?Tansiyonun yükseldiği bir diyalogda karşınızdaki için -haydi dürüst olun- kaçınız “belki kötü bir gün geçirmiştir” diye düşünüp alttan aldınız?
Gerçekten bağışladığınız kaç kişi var hayatınızda?
Bu sorulara verilen olası yanıtlardan çıkardığım sonuç şu ki; 21.asrın insan ilişkilerindeki en büyük problem empatidir. Karşımızdakine anlayışla yaklaşmak, bir de onun açısından bakmak, onun da bir gerekçesi olduğunu bilerek ona bir şans tanımak, kısaca empati nedense bu bir solukta okuduğunuz cümle kadar kolay kurulmuyor. Bu nedenle de insanlar, kendi kafalarında, kendi önyargıları, yanılgıları, kalıplaşmış düşünceleri, tutumlarıyla oluşturdukları dünyalarında, kendi gerçekliklerinin hapishanesinde yaşıyorlar.
Bir diğer hapishane ise, onlara dayatılan, sunulan gerçekliklerin hapishanesidir ki bu bir tür hücre hapsidir. Truman, hayatının normal akışı sandığı şova devam ederken olağanüstü bir çaba harcamamıştır, oysa sahte dünyalara inandırılan kahramanlar tüm hayatlarını ve enerjilerini bu idealler uğruna harcayabilmektedirler. Örnek vermek gerekirse, tehlikeli tarikatlar bu sahteciliğe verilebilecek en çarpıcı örnektir. “Biz ve diğerleri”, “içerisi ve dışarısı”, “küfür ve mümin” gibi ayrımcılıklarla bir zihin kontrol mekanizması oluşturan bu yapılanmalarda bu zihin kontrolü bozulmasın diye toplumla araya daha kesin çizgiler çekmek, toplumdan tamamen soyutlanmak için bir yöntemdir. İşte bunun, hayatında hiç uçağa binmemiş olan kahramana, üzerinde uçak kazası resmi altında “uçak yolculuğu çok tehlikelidir” yazan afişi kör gözüne misali sokmaktan ve sonra da karşısına geçip “Truman bu senin şovun!” demekten hiçbir farkı yoktur…
Melissa Kübra Yelkenci /Haziran 2007