Haziran 26, 2007
* hastalığı geçirmekten ziyade hastayı rahatlatmayı amaçlayan tedavi çeşidi.
Ah şu zaaflarımız olmasa belki de gerçekten “kainatın efendisi” olurduk… “Ama insanı insan yapan da bazı zaafları değil midir” dediğinizi duyar gibiyim. Aşk insana has zaaflardan, hastalıklardan biri. Belki de en güzeli.
Aşkı sadece kadın ile erkek arasındaki çekim alanında sarhoş olmak gibi düşünmeyelim. Sabah uyandığınızda sizi harekete geçiren, içinize sıcacık dolan, iyi ki var dedirten herşey aşkın muhatabı olabilir. İşiniz, hobileriniz, üzerinde çalıştığınız bir proje, gözünüz gibi baktığınız bitkileriniz, emek emek meydana getirdiğiniz sanat eseriniz, yeni giysileriniz, eviniz, eşyalarınız…
Kamera çekimlerinde bazı bayan sanatçılar yüzlerindeki kırışıklıkları örtmek için filtre koydururlar ya işte Aşk da böyle sihirli bir filtre. Tüm hataları örtüyor, eksikleri tamamlıyor, boşlukları dolduruyor.
Aşk insanı bir anda çok kararlı bir hale getirir, hayatınızda herşey hızlanır, kalp atışlarınız dahil. En temel ihtiyaçların bile önüne geçer aşk. Bilgisayar başında sabahlayan insanlar için uykudan daha kıymetlidir, bir dilim ekmekle akşam eden aşık açlığını hissetmez bile, üşümez, yorulmaz. Aşk bir tür doping gibidir.
Aşk insan ruhunun doruğa çıkmasıdır, beden de ruhun elbisesi olduğu için onu da doruğa çıkarır. Hatta bazen beden bu yoğunluğu taşıyamaz, seyreltmek için onu paylaşmak ister. Sözle, yazıyla, çiziyle, dansla, yorularak, bağırarak, çağırarak, hoplayarak zıplayarak ama bir şekilde ifade etmek ister. Bu ifade ediş de aşkın semptomatik tedavisidir. Aşığı bir süreliğine rahatlatır. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi, herkesin kendine has bir tedavi kürü vardır. Benimkisi şimdilik yazmak peki ya sizinkisi?
Melissa Kübra Yelkenci /Haziran 2007
» yorum bırak; |
Yazılarım |
Kalıcı Bağlantı
dermotmulroney tarafından yazıldı
Haziran 17, 2007
Bu başlık bir filmin repliğinden alıntı. Evet doğru hatırlıyorsunuz: “Truman Show”. Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı filmde Truman büyük bir adada yaşamaktadır. Bir gün yaşadığı hayatın tamamen sahte olduğunu farkeder. Truman doğumundan beri kameralarla izlenmekte ve tüm dünyaya canlı yayınla izletilmektedir. Rating rekorları kıran bu programın çekildiği adada yaşayan herkes, aslında bu TV dizisinin oyuncularıdır. Truman adanın dışında bir hayat olduğunu bilmektedir, ancak adanın dışına hiç çıkmamıştır. Karşısına çıkan her insan onu idare etmektedir. Kimle tanışıp kime aşık olacağı, nerede yaşayıp, ne işle meşgul olacağı önceden planlanmıştır. Herşey onun “iyiliği” için yapılıyormuş gibi ona yansıtılmaktadır. Kendini özgür sanan Truman, aslında “burada yapılmışı var” misali ona hazır sunulmuş tercihleri seçmektedir. Peki kendini özgür sanan bizler yaşadığımız hayatın sahte olabileceğini hiç düşündük mü? Nasıl mı? Platon’un “idealar dünyasından” söz etmiyorum. Sözünü ettiğim sahtelik bizim önyargılarımızdan, bize sunulan hazır tanımlardan kaynaklanan türden bir sahtelik.Bizler karşı olduğumuz ideologların kaçının kitabını alıp okuduk?
Nefret ettiğimiz insanların kaçına tarafsız yaklaştık?
İçimizden kaç kişi, hakkında dedikodu yayılan insanları kendi gözlerimizle suç üstü yakaladık?
Aramızda dağlar kadar fark olduğunu düşündüğümüz insanların, olayların, durumların hangisine “acaba ben yerinde, orada olsam” sorusuyla yaklaştık? Ya da hangisinin bizzat yerinde olduk?
“Ben ve öteki”, “biz ve diğerleri” diyerek böldüğümüz insanları anlamak için ne yaptık?Tansiyonun yükseldiği bir diyalogda karşınızdaki için -haydi dürüst olun- kaçınız “belki kötü bir gün geçirmiştir” diye düşünüp alttan aldınız?
Gerçekten bağışladığınız kaç kişi var hayatınızda?
Bu sorulara verilen olası yanıtlardan çıkardığım sonuç şu ki; 21.asrın insan ilişkilerindeki en büyük problem empatidir. Karşımızdakine anlayışla yaklaşmak, bir de onun açısından bakmak, onun da bir gerekçesi olduğunu bilerek ona bir şans tanımak, kısaca empati nedense bu bir solukta okuduğunuz cümle kadar kolay kurulmuyor. Bu nedenle de insanlar, kendi kafalarında, kendi önyargıları, yanılgıları, kalıplaşmış düşünceleri, tutumlarıyla oluşturdukları dünyalarında, kendi gerçekliklerinin hapishanesinde yaşıyorlar.
Bir diğer hapishane ise, onlara dayatılan, sunulan gerçekliklerin hapishanesidir ki bu bir tür hücre hapsidir. Truman, hayatının normal akışı sandığı şova devam ederken olağanüstü bir çaba harcamamıştır, oysa sahte dünyalara inandırılan kahramanlar tüm hayatlarını ve enerjilerini bu idealler uğruna harcayabilmektedirler. Örnek vermek gerekirse, tehlikeli tarikatlar bu sahteciliğe verilebilecek en çarpıcı örnektir. “Biz ve diğerleri”, “içerisi ve dışarısı”, “küfür ve mümin” gibi ayrımcılıklarla bir zihin kontrol mekanizması oluşturan bu yapılanmalarda bu zihin kontrolü bozulmasın diye toplumla araya daha kesin çizgiler çekmek, toplumdan tamamen soyutlanmak için bir yöntemdir. İşte bunun, hayatında hiç uçağa binmemiş olan kahramana, üzerinde uçak kazası resmi altında “uçak yolculuğu çok tehlikelidir” yazan afişi kör gözüne misali sokmaktan ve sonra da karşısına geçip “Truman bu senin şovun!” demekten hiçbir farkı yoktur…
Melissa Kübra Yelkenci /Haziran 2007
» yorum bırak; |
Yazılarım |
Kalıcı Bağlantı
dermotmulroney tarafından yazıldı
Haziran 14, 2007
James Bond : Sean Connery’den Pierce Brosnan’a kadar tüm serisini izledim ama Pierce’dan sonrasını tanımam. Pierce ile Madamme Tussaud müzesinde bir resmimiz var. Kendisi biraz balmumu ama olsun 
Dermot Mulroney : Erkek giyim üzerine çalışsam modelleri onun üzerinde denerdim emin olabilirsiniz, ahh ah. Hayal tabi.
Spider Man : İşte my hero! Sinemada son izlediğim film desem gülmeyin desem yine güleceksiniz ne yapalım, ben çocuk ruhluyum.
Keanue Reaves : En çok tuttuğum filmlerin başrol oyuncusu. The Matrix, Şeytanın Avukatı, Hız, Konstantin. Kendisi Hawai-Çinli karışımı bir baba ile İngiliz bir anneden kırma bir melezdir.
Johnny Depp : İşte gerçek korsan o. Oyunculuğu tartışılmaz bir aktör.
Mehmet Günsur : Bu kadar iyi İtalyancam varken neden peşinden İtalya’ya gitmedim hala merak eder dururum. Head&Shoulders markasını bana sevdirdiği ve bu yüzden kepek sorunuyla karşı karşıya kaldığım için de kendimi ayrıca aptal gibi hissediyorum. Şaka bir yana Türklerin medar-ı iftiharıdır Mehmet!
Barış Akarsu : Karadutum, çatalkaram, Karayip Korsanım! Sürmeyi ve uzun saçı yakıştırdığım nadir insanlardan biri. Ama beni ilgilendiren asıl özelliği sesi… Ne kadar güzel bir sesi var bu çocuğun maşaAllah! Ayna Grubu’nun kel kafalı solisti, Mirkelam ve Kenan Doğulu’dan ve ismi lazım olmayan bir şarkıcıdan sonra en beğendiğim ses Barış’tır.
Sting ve U2 : Yabancı solist ve yabancı grup olarak ikisini tek geçerim!
Liv Tyler : Babasına bakma kızını al, en beğendiğim yüz. Cennette sahip olmak istediğim suretlerden biri.
Tuba Büyüküstün: Son yıllarda ekranda rastladığım en sevimli oyunculardan biri. Saç modelimden dolayı kuzenim Yelda beni benzetse de ben pek bir benzerlik göremiyorum.
Bergüzar Korel: Sadeliğini çok beğendiğim ve oynadığı her yapımı zirveye taşıyan genç bir yetenek bence.
Necati Şaşmaz: Çok şaşırtıcı ama “Kurtlar Vadisi’nde sen olsan onun yerine kimi oynatırdın” sorusuna asla cevap veremediğim tek karakterli oyuncu.
1001 Gece : Salı geceleri beni ekrana kilitleyen dizi. Bir masaldan yola çıkıldığı ve Korsakov’un aynı adlı senfonisini yad ettiği için de ayrı bir sempatim var bu diziye. Aynı zamanda aile bağlarını, herşeyden önemlisi aşkı çok güzel anlatıyor.
Perihan Abla, Süper Baba, Şehnaz Tango, İkinci Bahar, Fırtınalar, Nilgün gençliğimde iz bırakan diğer yerli diziler…
Kübra Yelkenci/ Haziran 2007
» yorum bırak; |
Beğendiklerim |
Kalıcı Bağlantı
dermotmulroney tarafından yazıldı
Haziran 14, 2007
Bir insan, bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa buna ikna etmek değil “kandırmak” denir. Bir insan bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa bu, gerçek değil batıl bir inançtır.
İkna kabiliyeti, son yıllarda özgüven, iletişim, planlama, yönetim gibi becerilerin arasında en üst sıralardaki yerini aldı. İkna edici olmak neden bu kadar önem kazandı? Acaba insanların neden eskisine göre daha çok “ikna” edilmeleri gerekiyor? İnsanların zeka düzeyi mi yoksa seçenekleri mi arttı dersiniz? Bence öyle. Seçenekler arttıkça hangisini seçeceğimiz konusunda da “ikna kabiliyeti olan” insanlara ihtiyaç duyulur oldu. Artık tıpkı marketteki bir ürünü satar gibi gibi bir fikri de kabul ettirebilmek için insanları ikna eden birilerine ihtiyaç duyulur oldu. Politik söylemler, fikirler, ürünler gibi rekabet ve seçeneğin bol olduğu arenalarda doğru bir yöntem ama ya söz konusu inançlar ise? İşte o zaman durup düşünmek gerekiyor. Çünkü burada seçenekler, market raflarındaki ürünlerden çok daha hassastır. Burada söz konusu; insanların hayatlarını adadıkları, hayatlarını nasıl yaşayacaklarını belirledikleri ve davranışlarını düzenledikleri inançlardır.
Bir insan, bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa buna ikna etmek değil “kandırmak” denir. Peki neden birileri bizi bir şeye inanmak için ikna eder yani kandırır? Bizim inancımız nasıl bir ranta dönüşür? İnanç birine bir şeyi yaptırmanın en kesin ve kolay yoludur. Eğer bir insanı bir şeye inandırırsanız artık sizin telkininize gerek kalmadan o kendi kendini motive eder hale gelecektir. Yani sistem tıkır tıkır işleyecektir. Hele ki bu inancı “Allah inancı” olarak öne sürerseniz artık o kişiyi hatta kişileri çok rahat sömürebilirsiniz. Bir insan bir şeye inanmak konusunda ikna ediliyorsa bu, hak değil batıl bir inançtır. Peki gerçek olan ile batılı nasıl birbirinden ayırt edebiliriz?
Gerçek olan inanç; yani özgür iradenizin seçimi
vicdana uygun olandır. Buna inanmak için sadece bilgi sahibi olunması yeterlidir. Gerçek olan inanç insan doğasına aykırı değildir, insanı özgürleştirir, huzurlu, dengeli ve sevecen bir insan olmasını sağlar ve insanın kişisel olarak sağlıklı bir gelişim göstermesine neden olur. İnsanlarla iletişimini arttırır, ahlaki değerlerini güçlendirir, onu duyarlı ve hoşgörülü bir insan haline getirir. İnançlı insan, farklılıklara saygılıdır, sadece siyah ve beyaz olarak değil hayatı tüm renkleriyle algılar. İnançlı insanın sözleriyle düşünceleri, düşünceleriyle eylemleri tam bir uyum içindedir. Küçük hesaplar peşinde olmaz, inancından ötürü kendini özel bir konuma yerleştirmez, insan olmanın mütevazı olgunluğunu yaşadığı her halinden anlaşılır.
Batıl inanç ise;
vicdanı törpüler. İnsanın doğasına aykırıdır, inanmak için değer yargılarınızı, mantığınızı ve kişiliğinizi zorlamanız gerekir. Aklı siler, muhakeme ve sorgulamayı bitirir, akıl ve mantığınızı, iradenizi bir başkasına ya da bir başka sembolik varlığa teslim etmenizi gerektirir. Sizi özgür iradenizle seçim yapmaktan, doğru ile yanlışı ayırt edebilmek için vicdanınıza başvurmaktan alıkoyar. Koşulsuz, sorgusuz sualsiz bir itaat kavramı ile “hayatınıza” nokta koyar. İçinizi boşaltır, inandırıldığınız konularda gözü kapalı, kulakları sağır halde hipnotize olmuş bir insan gibi ısrarla aynı şeyleri savunursunuz. Hoşgörü, esneklik ve anlayış yerini ayrımcılık, sertlik ve katılığa bırakır. Bundan dolayıdır ki batıl inançlar insanları obsesif bir ruh haline sokar.
Haziran 2007
2 Yorumlar |
Yazılarım |
Kalıcı Bağlantı
dermotmulroney tarafından yazıldı
Haziran 14, 2007
İnsan neden yalan yere masum bir insanı suçlar? İftira atmak iftiracıya nasıl bir haz verir? Nedir bu kuru iftira dedikleri? Yoksa iftiranın kökeninde müfterinin bizzat kendisi mi vardır?
İftira atmak yani asılsız suçlamalarla bir insanı incitmek, zor duruma düşürmek, onurunu zedelemek, aşağılamak ve insanların gözünden düşürmek, maddi manevi ona zarar vermek çok çirkin bir davranıştır.
İftiranın kökeninde bilinçaltındaki intikam duygusu yatar. İftiracı kendisini inciteceğini umduğu suçlamaları, özellikleri, ithamları iftira attığı kişiye yakıştırır daha doğru bir tabirle yapıştırır (!) “çamur at izi kalsın” mantığıyla karalamaya çalışır. İftira atmak bir insanı incitmenin, onun inandırıcılığını ortadan kaldırmanın en sinsi ve çirkin yoludur. Üstelik atılan iftira bir ayna gibi kişinin bilinçaltını yansıtır. Bastırdığı duygularını, gizlediği suçlarını, günahlarını, hırslarını ve hayallerini yansıtır. Evet iftiralar hayalleri yansıtır çünkü bunlar karşıdaki insanı görmek istediğiniz şekilde tasvir eden asılsız suçlamalar başka bir deyişle hayallerdir. Kuşkusuz iftira atmak insanoğlunun sahip olabileceği en kötü alışkanlıktır. Evet iftira bir tür alışkanlıktır. Bazı insanlar iftira atmaktan tarifsiz bir zevk alırlar. İftira, bastırılmış duygularının dışavurumu gibidir, onları zehir akıtır gibi rahatlatır.
İftira psikolojik bir savunma, hedef saptırma hatta bir tür kamuflajdır.
İftira, iftiracının iftira attığı kişinin masumiyetinden, dürüstlüğünden ve inandırıcılığından korktuğunun, çekindiğinin çok açık göstergesidir. İftira bu anlamda bir tür psikolojik savaş yöntemi olarak karşımıza çıkar. Bir insanı susturmanın, konuşsa da sözlerinin tesirini azaltmanın yolu o insanın inandırıcılığını zedelemek yani ona en olmadık iftirayı atmaktır. Buradaki amaç şudur; “öylesine uzak bir yalan atmalı ki bu kişi kendini savunurken dahi bu çamura saplanıp kirlensin”. Politikacılar, sanatçılar, halka mal olmuş insanlar, başarılı iş adamları ve iş kadınları, “meyve veren ağacı taşlarlar” misali zaman zaman iftiraya uğramaktadırlar. Oysa atılan iftiralar daima iftirayı atanların ayna misali kendi bakış açılarını yansıtmaktadır. Örneğin dolandırıcılık yapan veya buna niyet eden biri karşısındaki herkesin böyle bir kartı olduğu fikrine kapılarak onu dolandırıcılıkla suçlar. Ya da gayri ahlaki bir hayat süren bir insan ister istemez bu hayat anlayışını iftiralarıyla açığa vurur. Kaldı ki “yansıtma” çok bilinen bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.
Unutulmamalıdır ki; “güneş balçıkla sıvanmaz”, yalan ve iftira ile kurgulanmış bir hayat mutlaka açık verir, çelişkilerin ve detayların içinde boğulur ve bu çirkin sözler iftira atanın kendisine döner, ayağına dolanır. İftirayı atmak kadar, bu asılsız sözleri yaymak ve şahit olmadan, hiçbir bilgiye dayanmadan bir yalana çanak tutmak çok büyük bir insanlık suçudur.
» yorum bırak; |
Yazılarım |
Kalıcı Bağlantı
dermotmulroney tarafından yazıldı